Maçın son düdüğü geldi. Galatasaray, Şampiyonlar Ligi’nde çıktığı ilk maçta İspanyol devi Barcelona ile 0-0 berabere kaldı. Ali Sami Yen Stadı’nda oynanan maç sonunda Katalanlar üzgün, Galatasaraylılar ise sevinçliydi. Özellikle de bir tanesi.
23 Kasım 1993 yılında oynanan Galatasaray – Barcelona maçından sonra gazeteciler, dönemin Barcelona Teknik Direktörü Johan Cruyff’a ilginç bir soru sormuştu: “Galatasaraylı Suat, Avrupa’da top koşturabilir mi?” Hollandalı efsanenin cevabı ise daha ilginç, ilginç olduğu kadar da düşünmeye sevk ediciydi: “Burası Avrupa değil mi?”
Avrupa takımlarının katıldığı Şampiyonlar Ligi’nde oynanmış bir maç sonrası gazetecilerin ‘Avrupa’da oynar mı?’ diye sorması dilimize yerleşen ‘Avrupa’da oynamak’ kalıbının aslında zaman zaman mantık çerçevesinden çıktığını gösteriyor. Mantık tanımına bakınca da, mantığın zaman zaman çerçeveden çıkmaması gereken bir resim olduğu gerçeğine ulaşıyoruz. Bu da demek oluyor ki bu söylem: mantıksız.
BİZ HANGİ KITADAYIZ?
Barcelona ile oynanan maçta Suat Kaya çok iyi bir futbol sergilediği için basın mensupları onun Avrupa’da oynaması gerektiğini düşünüp bu soruyu sormuşlardı. Cruyff cevabının devamında ‘Dünyanın her takımında oynar’ diyerek sınırları daha genişleten coğrafik bir cümle kuruyordu. Futbolun bu mobilite haline nereden kapıldığımızı bilmiyorum ancak ne zaman başarılı bir futbolcu yetiştirsek onu hemen ihraç etmeye çalıştığımız gerçeğinden de kaçamıyorum. Sanki güzel olan hiçbir şey burada kalmamalı hemen Avrupa’ya gitmeliydi. Avrupa’ya gitmeli ve kendini orada geliştirmeliydi. Asla ve kesinlikle bir Türkiyeli futbolcunun kendisini Türkiye’de geliştirmesi için uygun ortam bu ülkede yaratılmamalıydı. Geçmiş zaman içeren cümleler uzar da gider. Fazla uzatmadan kafamızı kurcalayan şu Avrupalılık meselesini deşmek istiyoruz. Burası gerçekten Avrupa mı? Peki, biz ne kadar Avrupalıyız?
ORTASI YOK
Avrupa Kupalarında yakında zamanda aldığımız başarıları şöyle bir gözden geçirmeye çalışalım ve Galatasaray’ın UEFA ve Süper Kupası ile Fenerbahçe’nin Avrupa Ligi’ndeki yarı finalini getirelim hemen. Avrupa’da bir kupa kazanmış takıma sahipken bu takımın birkaç yıl sonra Trömso gibi kendi seviyesinin çok altında başka bir takıma elenmesini açıklayamıyoruz. Ya da Avrupa Ligi finalinin kapısından dönen takımımızın daha sonra sahasında 5 gol yemesini izah etmekte güçlük çekiyoruz. Aslında burada dikkat edilmesi gereken nokta şu; Avrupalı dediğimiz takımlar da her ne kadar bu şekilde iniş-çıkışlar yaşasa da onların iniş-çıkış noktaları arasındaki mesafe bizimkilerden daha kısa. Avrupalı diye adlandırdığımız takımlar istikrarlı bir şekilde uluslararası organizasyonlara katılırken bizim takımlarımız bir sene yarı final oynarken diğer sene ön elemeyi geçemiyor. İşte burada onlardan ayrılıyoruz.
TRİBÜN TAMAM DA…
Hollanda’nın total futbolu, Almanların disiplinli takım oyunu, İspanyolların pasa dayalı sistemi, İngilizlerin uzun topları. Hepsine tamam, peki bize gelirsek? 2008’de Avrupa’da milli takım ile üçüncü olurken bir ‘kaos futbolu’ yarattık ama bu tamamen o dönemi ifade etmek için bulunmuş bir söz öbeğinden öteye gidemedi. Zaten gitmezdi de… Avrupa’da Türkiye denilince akıllara herhangi bir futbol sistemi gelmiyor; tribünler geliyor. Avrupa’da yaşayan normal bir futbolsever Türkiye’deki takımların –Sneijder, Drogba, Diego Ribas, Demba Ba, Cardozo gibi Dünya genelinde tanınan isimleri yoksa- Avrupa’da lafı geçince akıllarına gelen ilk şey tribünler oluyor. Ateşli, baskılı, tutkulu, meşale yakan, maske takan, bağıran, küfür eden, rakiplere cehennemi yaşatmaya yemin etmiş ortalama 30 bin kişi. Bu kötü bir şey değil ve bizi Avrupa’nın dışına itmez. İngiltere, İspanya, Almanya gibi ülkelerde de tribünleri ile akıllara gelen takımlar var. Ama bizi onların bir adım daha gerisinde bırakan şey; tribün kültürleri olan o takımların saha içinde de birer kültüre sahip olmaları. Bizse hala Galatasaray’ın 2000 ruhunu arıyoruz…
KENDİMİZ OLAMIYORUZ
Saha içinde bir kültürümüz henüz yok kabul ediyoruz. Ancak bizim Avrupalının bile imrendiği bir tribün kültürümüz var. Bize has, bizden doğma, biz kokan, biz gibi. Avrupalı olmak adına bunlardan vazgeçmeye başladığımızda aslında sahip olduğumuz bir ‘futbol kültürünü’ de yok etmeye başlıyoruz. Örneğin; ne zaman milli takımın maçı olsa hemen birileri ‘milli takım formanı giy, tribüne gel’ sloganını ortaya atıyor. Tıpkı Avrupa’dakiler gibi yap demeye getiriyor. ‘Bakın onlar nasıl milli takım forması giyip, milli takım taraftarı olmuşlar’ın laciverti. Oysa onlar nasıl bunun âdet/kültür edinmişlerse bizim de olayımız budur belki de… Herkesin kendi takımının forması ile geldiği, Türkiye A Milli Takımı tribünü bir kültürdür. Avrupa’da oynanan maçlarda Beşiktaş, Galatasaray, Fenerbahçe formaları ile yan yana poz veren taraftarların fotoğrafıyız biz. Gezi olayları sırasında ortaya çıkan ‘İstanbul United’ bile bu kültürün bir sonucudur.
1949-1952 arası birinci, 1954 yılında da ikinci dönemini yapmak üzere iki kez Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı olan Ulvi Yenal, bir dönem Türkiye’yi Asya Grubu’na sokmuş ancak daha sonra FIFA Başkanı Sir Stanley Rous’un çabaları ile Avrupa cenahına dâhil edilmiştik. Meselenin coğrafik, sosyolojik ve kültürel miras açısından değerlendirmesi bizleri çok başka yerlere götürebilir. Oysa futbol kendi başına bir dünyadır ve hiçbir benzeşmeyi realiteye dönüştürmez. Eğer öyle olsaydı bugün Ortadoğu topraklarında bulunan İsrail’in Avrupa organizasyonlarında neden yer aldığını sorgulardık…
‘Ne kadar Avrupalıyız?’ sorusunun futbol sayfalarında bir yerlerde cevabı gizli. Sanırım bulmak için daha fazla okumamız gerekiyor.
*Futbol Extra Dergisi Aralık sayısında yayınlanmıştır.
24 Şubat 2015 Salı
İtalya'da Türkler (Futbol Extra)
Futbol tarihimiz boyunca çok sayıda ismi yurtdışına uğurlayamasak da uğurladıklarımız içerisindekilerin bir çoğuna İtalya bileti aldık. Çoğu efsanemiz İtalya'da oynadı, çoğu efsane adayımızın hayallerini İtalya süsledi. Onlardan birisi Salih Uçan da bu ülkenin başkentini fethetmeye çıktı. Ona yol göstermesi açısından kendisinden önce bu tecrübeyi yaşayanları şöyle bir derleyelim dedik...HAKAN ŞÜKÜR (Torino, Inter, Parma)
İtalya, futbol, Türkiye denince bu üçgenin arasında akla gelen ilk ismin Hakan Şükür olması kaçınılmaz. Türk futbolunun gelmiş geçmiş en büyük golcüleri arasında yer alan Şükür'ün İtalya macerası için başarılı mı oldu, başarısız mı oldu bir türlü karar verilemez aslında. 1995 yılında kısa bir Torino macerası yaşadı. O dönemde özel hayatında çalkantılar yaşayan Şükür'ün adı Sakarya Üniversitesi'den 20 yaşında Burcu ile anılırken bir yandan da ailesi İstanbul Üniversitesinde Eczacılık okuyan Esra'yı istemeye hazırlanıyordu. Hakan hayatını birleştirecek kadını ararken, Torino da onu arıyordu. Hakan iki konuda da kararını verdi: Önce İtalyan takımının teklifine evet dedi ardından da Esra Erbirlik ile evlendi. Torino'da Hakan'ı Başkan Calleri ve Teknik Direktör Sonetti karşıladı. Ancak bu tecrübe sadece 5 maç sürebildi. 9 numaralı bordo formayı sırtından erken çıkararak Galatasarayına geri döndü.
G.Saray'da 2000 yılı UEFA zaferi ile taçlanan müthiş 5 yılın ardından ikinci Çizme çıkarması başladı. Bu sefer adres Tornio'dan yaklaşık 150 kilometre uzaklıktaki Milano kentiydi. Milano'nun mavileri ile anlaşan Hakan Şükür'ün ayrılışı biraz sancılı oldu. Dönemin yönetici Burak Elmas'la kamp öncesi görüşen Hakan, 'Galatasaray'da devam etmiyorum. Inter'le anlaştım' demişti. Kulüpler o zaman ifade edilen para şekli ile 13 trilyon türk lirasına bu iş bitsin kararı verdi. Inter'de bir sezon kalabildi. AC Milan derbisinde gol attı, Hertha Berlin ağlarına son dakikada tarihi bir top bıraktı, İtalyan savunmalarının arkasına çok iyi sarktı ancak tutunamadı. 'Burada gol atmak çok zor' diyen Hakan, bu sefer şansını bir de Parma'da denemek istedi.
La Gazzetta dello Sport, Parma transferini 'Şükür, İtalya'dan intikam almak istiyor' sözleri ile manşetlerine taşıdı. 2002 yılı içindeydik ve Dünya Kupası yaklaşıyordu. Hakan Şükür'ün Parması felaket top oynuyordu. Küme düşme hattının etrafında dolanıyor, 4-5-6 gol yiyerek sahadan ayrılıyordu. Frey, Fabio Cannavaro, Luigi Sartor, Nestor Sensini, Sabri Lamouchi, Alain Boghossian, Hidetoshi Nakata, Matias Almeyda, Johan Micoud, Marco Di Vaio, Patrick M'Bomba ve Savo Milosevic gibi önemli isimlerin yer aldığı kadro toparlamasını bildi. Hakan Şükür'ün Bologna ve Brescia maçlarında gol atma başarısı gösterdiği Parma o sezon ligi 10. bitirirken İtalya Kupası'nın da sahibi oldu. Şükür, en azından bu macerayı kupayla kapattığına şükretti ve İngiltere'nin; Blackburn Rovers'ın yolunu tuttu.
EMRE BELÖZOĞLU & OKAN BURUK (Inter)
Galatasaray, Kopenhag'da bir ömür boyu konuşulacak bir mücadele sonrası İngiliz devi Arsenal'ı yenerek UEFA Şampiyonu olmuştu. Final maçında kırmızı kart cezalısı olduğu için forma giyemese de Emre'nin sezon boyunca gösterdiği müthiş performans onu bu başarının mimarlarından birisi yapmaya yetti. Okan Buruk ise orta sahanın dinamosuydu adeta. Zaten UEFA zaferi sonrası sözleşme yenilemeyip bedelsiz olarak Inter'in yolunu tuttuklarında asıl yıldız transfer olan Okan'a İtalyanlar 'motor' lakabını vermişti. Evet, yıldız Okan'dı. Emre ise henüz 21 yaşında gelecek vaat eden genç yetenekti. Ancak işler tersine döndü ve Çizme'ye damgasını vuran isim Emre oldu. Okan, Milano ekibinin yedek kulübesi için ideal bir isim haline geldi. Emre'nin meşhur Lazio maçı -ki o maçta attığı aşırtma golü 2003 yılında San Siro'da atılan en güzel gol seçildi- İtalya'nın Anadolu kulüplerine karşı oynanan maçta 90 dakika boyunca koşması, hırsı ile unutulmaz performansları varken Okan'ın hemen hemen hiçbir maçta akıllarda kalacak etkisi olmadı.
İtalyanlar Emre'nin performansından zaman zaman o kadar etkilendiler ki ne lakap vereceklerini bulamadılar. Hakan Şükür için 'Boğazın Boğazı' demek yeterli gelmişti ancak Emre'ye 'Topkapı Elması', 'Boğazın Maradonası', 'Mükemmel Bücür' ve yine Maradona'dan yola çıkarak 'Diego' lakaplarını taktılar. UEFA tarafından Avrupa Futbolu'nun Oscarlarına aday gösterildi. Barcelona'dan Cocu ile takası gündeme geldi. Inter formasını 4 sezon boyunca sırtında taşıdı ve hala Milano kentinin mavi yakasında iyi hatıralarla anılıyor.
Emre'nin Inter'e vurduğu damga, biraz da Okan'ın sönük kalmasına neden oldu. Okan genellikle ikinci adam ya da Emre'nin ekürisi olarak kaldı. Adı her transfer döneminde farklı bir takımla anıldı, İtalya içi takas haberlerinde ilk onun ismi yazıldı. Eğer gündemde transfer yoksa Esra Eron'la yaşadığı aşk magazin sayfalarını süsledi. Futbolu mu? 2-1 yenildikleri Chievo maçının 33. dakikasında gördüğü kırmızı kart fişinin çekilmesine neden oldu. O maçın ertesi senesi de, bir önceki sene 'asla gitmem' dediği Beşiktaş'a imza attı.
ÜMİT DAVALA (AC Milan, Inter)
Türkçesi ne yazık ki güvenilirlik açısından zayıf kalan Wikipedia'nın futbolcu sayfalarında, kariyer rakamlarına yer verilmeseydi Ümit Davala'nın Afyonspor, İstanbulspor, Diyarbakırspor, Galatasaray, AC Milan, Inter ve Werder Bremen şeklinde ilerleyen hayatı etkileyici olabilirdi. Ancak 2001 yılında Fatih Terim'in isteğiyle Galatasaray'dan AC Milan'a transfer olan Ümit Davala'nın uzun saçlarını tutan bantı dışında kırmızı-siyahlı forma ile bırakabildiği hiçbir etki olmadı. Kendi ifadesi ile 'sahaya çıktığında dizlerini titreten' San Siro'da 10 maça çıkabildi. Daha sonra Inter'e transfer oldu ama sadece bonservisin kulübe ait olduğunu ifade eden dosyalar İtalya'da kaldı. Kendisi bir sezon Galatasaray'da bir sezon da Werder Bremen'de kiralık olarak oynadı. 2004'te Werder Bremen bonservisini alsa da sakatlıklar yakasını bırakmadı, Davala futbolu bıraktı.
EFSANELER
Metin Oktay (Palermo): Galatasaray'ın bayrak ismi Metin Oktay'ı Palermo, Roma, Lazio ve dönemin takımı Spal istiyordu. Kuruçeşme adasında Refik Selimoğlunun başkanlığında yapılan toplantı sonucu Oktay'ın 500 bin lira karşlığında bu İtalyan takımlarından bir tanesine satılması kararlaştırıldı. O sırada İstanbul'a bizzat gelen Palermo teknik direktörü Remondini, Metin Oktay'ı ikna etti. Yapılan toplantıda 500 bin lira bonservis bedeli belirlense de Palermo ile Galatasaray 300 bin lirada okeyleşti. Sadece 12 maça çıkıp 3 gol atabildiği Sicilya takımına katılmak üzere gittiği İtalya'da Oktay'ı başkan İvizzi ve ikinci başkan Salvatore karşıladı. Ülkeye döndüğünde ise efsane isim attığı gollerden değil kazandığı paradan bahsediyordu.
Can Bartu (Fiorentina, Venezia, Lazio): 1956-61 yılları arasını Fenerbahçe'de geçiren Can Bartu, 1961 yılında Fiorentina'ya transfer oldu. Devam eden 6 seneyi Venezia ve Lazio formaları giyerek de geçirdi. 1967'de yeniden Fenerbahçe'ye dönene kadar 100'ün üzerinde maça çıkan ve İtalyanlar tarafından 'Sinyor' lakabını alan Bartu, 16 da gol atmayı başardı. Emre Belözoğlu'nun dışında İtalya'daki en kariyerli isim diyebiliriz. Lecco'yu 2-0 yendikleri maçta yaptığı asist o kadar beğenildi ki, 'Altın tepsi de gol pası veren Türk' başlığı atıldı adına... İki yıl için anlaştığı Fiorentina'dan 75 bin dolar kazanan Bartu, taraftarların tepkisine rağmen Lazio'ya transfer oldu. Lazio'da da futboluyla beğenilen Sinyor halen Roma'da hatırlanan bir isim.
Şükrü Gülesin (Palermo, Lazio): İtalya'ya transfer olan ilk Türk futbolcusu. 1950 yılında Beşiktaş'tan Lazio'ya giden ancak yabancı kotası nedeniyle Palermo'ya kiralanan efsane forvet, 1.91 cm boyu ve 100'e yakın kilosu ile İtalyan defanslara korku salmıştı. Palermo'nun güncel internet forumlarında 'gulesinsukru' kullanıcı adına sahip gençlerin bulunması takımda ve şehirde bıraktığı etkinin derecesini gösteriyor. Palermo'da 1950/51 ve 1952/53 sezonlarında forma giyen Gülesin toplamda 50 maça çıkıp 20 gol kaydetti. Kimi zaman Yunanistan'ın Atlitiki gazetesinin haberine göre 'bazı nahoş' olaylara karıştığı için kadro dışı bırakılan, kimi zaman 'hayatının sonuna kadar İtalya'da yaşamak istediğini' açıklayan efsane forvet Lazio'nun kendisine şans vermeyip, Palermo'ya kiralamasının yarattığı hezeyanı 1965'te Milliyet'teki köşesinde şöyle anlatıyordu: "Lazio maçı öncesi teknik direktör Viani'ye 'Sinyor, beni Lazio'ya karşı santrafor oynat, seni mahcup etmeyeceğim' dedim. Bunu nasıl anlatmış, nasıl söyleyebilmiştim! Elimle 5 işaretini yaparak ve gözlerimle gol atacağımı vaad ederek... Sonunda Viani inandı bana, 9 numaralı formayı giydim, çıktım sahaya. İki gol attım, biri kornerden... Lazio'yu 2-1 yenmiştik. Halk maçtan sonra sahaya girdi. Palermoluların omuzlarında 'Viva Turko' sesleri arasında bir kumandan gibi soyunma odasına getiriliyordum"
*Futbol Extra Dergisi Eylül sayısında yayınlanmıştır.
2 Ekim 2012 Salı
Bundan sonra kesinlikle Real Madrid!
Filistinli futbolcu Mahmud Sarsak, 2009 yılında bir maç için Batı Şeria'ya gidiyordu. İnsanlık dışı uygulamaları artık uzayda nam salmış nasipsiz İsrail askerleri öncesinde ve sonrasında gösteremedikleri (çünkü yok) bir gerekçe ile futbolcuyu tutukladılar.
Mahmud yaklaşık 6 ay boyunca ölüm orucuna girdi. Yapılan girişimler sonucunda geçtiğimiz aylarda serbest kaldı ve Allah'ın ona bahşettiği özgürlüğü elinden alan İsrail askerlerine lanetleri ile yurduna döndü.
Mahmud'un bu yaşadığı olaylardan sonra Dünya futbol kamuoyu da gözünü Filistinli oyuncuya çevirdi. Reuters olayın sıcaklığını en iyi seviyede tutan kuruluş olurken İspanya'dan Mahmud'a ilginç bir teklif geldi. Katalanlar, Barcelonalılar Mahmud'u 7 Ekim'de oynanacak El Clasico'ya davet etti. Ancak oyuncu "Hayır gelmiyorum" dedi.
Nedeni çok net ve davasına olan bağlılığını gösteriyordu. "Beni davet ettiniz ancak aynı maça İsrailli asker Gilad Şalit'i de davet ettiniz." Barcelona Mahmud'un kabir azabını yaşadığı topraklar için askerlik yapan Şalit'i de aynı maça davet etmişti. Şalit de 6 yıl önce direnişçiler tarafından kaçırılmış, suçsuz 1000 küsür Filistinlinin serbest bırakılması ile sapasağlam ülkesine teslim edilmişti.
Bu ayrılıkçı ama ayrılsak da La Liga ile beraberizci Katalanlar'a karşı Hamas, 7 Ekim'deki maçı televizyonlardan yayınlamayacak. Başbakan Haniye de, "O kişi tanklardan masul sivil halka ateş açan bir insan. Pazar günü Barcelona'yı desteklemiyoruz" diyerek tepkisini ülkesine mal etti.
Real Madrid cephesi ise daha uyanık; "Biz her zaman Filistin' yakın olduk. Oralarda futbol okulu da açacağız"
Mahmud yaklaşık 6 ay boyunca ölüm orucuna girdi. Yapılan girişimler sonucunda geçtiğimiz aylarda serbest kaldı ve Allah'ın ona bahşettiği özgürlüğü elinden alan İsrail askerlerine lanetleri ile yurduna döndü.
Mahmud'un bu yaşadığı olaylardan sonra Dünya futbol kamuoyu da gözünü Filistinli oyuncuya çevirdi. Reuters olayın sıcaklığını en iyi seviyede tutan kuruluş olurken İspanya'dan Mahmud'a ilginç bir teklif geldi. Katalanlar, Barcelonalılar Mahmud'u 7 Ekim'de oynanacak El Clasico'ya davet etti. Ancak oyuncu "Hayır gelmiyorum" dedi.
Nedeni çok net ve davasına olan bağlılığını gösteriyordu. "Beni davet ettiniz ancak aynı maça İsrailli asker Gilad Şalit'i de davet ettiniz." Barcelona Mahmud'un kabir azabını yaşadığı topraklar için askerlik yapan Şalit'i de aynı maça davet etmişti. Şalit de 6 yıl önce direnişçiler tarafından kaçırılmış, suçsuz 1000 küsür Filistinlinin serbest bırakılması ile sapasağlam ülkesine teslim edilmişti.
Bu ayrılıkçı ama ayrılsak da La Liga ile beraberizci Katalanlar'a karşı Hamas, 7 Ekim'deki maçı televizyonlardan yayınlamayacak. Başbakan Haniye de, "O kişi tanklardan masul sivil halka ateş açan bir insan. Pazar günü Barcelona'yı desteklemiyoruz" diyerek tepkisini ülkesine mal etti.
Real Madrid cephesi ise daha uyanık; "Biz her zaman Filistin' yakın olduk. Oralarda futbol okulu da açacağız"
17 Mart 2012 Cumartesi
Marx'ın aşk tanımı ve gündelik hayat
Karl Marx. Oturup da sana burada kim olduğunu yazacak halim yok. Kızının -daha sonra kocası olacak- sevgilisi Paul Lafargue'ye yazdığı mektup da verdiği akıl ve öğütlerle, yaptığı aşk tanımına saygı duymaktan başka bir şey gelmiyor elimizden. Şimdi oturup kendi hayatına yorumladığında ne kadar zor geli değil mi?
"Kanımca, gerçek aşk kendisini ihtiyatla, alçak gönüllülükle, hatt aşığın idolü karşısındaki utangaçlğıyla belli eder, kesinlikle, tutkunun kapıp koyuverilmesinde ve erken bir samimiyet göstergesinde değil. Kendinizini savunmak için kreol mizacınıza sığnıyorsanız, benim görevim de mizacınız ile kızımın arasına sağduyuyu sokmak. Onun yanındayken Londra'nın enlemine uygun bir tarzda sevmeyi beceremiyorsanız, onu uzaktan sevmeye katlanmanız gerekecek."
"Kanımca, gerçek aşk kendisini ihtiyatla, alçak gönüllülükle, hatt aşığın idolü karşısındaki utangaçlğıyla belli eder, kesinlikle, tutkunun kapıp koyuverilmesinde ve erken bir samimiyet göstergesinde değil. Kendinizini savunmak için kreol mizacınıza sığnıyorsanız, benim görevim de mizacınız ile kızımın arasına sağduyuyu sokmak. Onun yanındayken Londra'nın enlemine uygun bir tarzda sevmeyi beceremiyorsanız, onu uzaktan sevmeye katlanmanız gerekecek."
16 Mart 2012 Cuma
Ebrulimuharrem...Sesinize Kurban
Günümün uyku dışında kalana hemen hemen her dakikasını geçirdiğim Twitter'da geziniyordum yine. '32 new Tweets' yazısının üzerine tıklayıp açılan 32 Tweet'i tek tek okumaya başladım. Kimisine öylesine göz geçiririm, kimisini ise dikkatlice okurum. Onlardan birisi olan İsmail Annıkızıl abinin (https://twitter.com/#!/01isot) attığı bir Tweet dikkatimi çekti. Bir Youtube klibi paylaşmış ve 'Bir kadın aynı anda hem Kader hem Güllü hem Katy Perry hem de Beyonce olabilir mi? Oluyormuş...' yorumunu yapmıştı. Dedim ki nedir bu? İyi ki de demişim...
Daha sonralardan araştırdığımda Londra'da yaşayan ve sanırım evli bir de güzel çocukları olan Ebru&Muharrem isimli iki süper insanın kurduğu 'Ebrulimuharrem' grubunun şarkısı ile karşılaştım. Adını benim de onlarla birlikte duyduğum 'Funky Arabesk' tarzında müzik yapıyorlarmış. Ben tarzından marzından anlamam. Hayatımın büyük bir bölümünde Arabesk dinledim. Arabesk yaşadım. Müslüm Gürses'i entellerle paylaşamadım. İbrahim Tatlıses'e kro diyenlerle kavga ettim. İsmail YK ile ilgili yapılan zeka pırıltısı yoksunu esprileri göğsümde karşılayıp uzun uzun cevap verdim. Etkin, Erol Budan, Bergen dinleyerek sabahladım. Azer Bülbül öldüğünde (Cihat Akbel sus!) gelen taziye mesajlarını yanıtladım. Ez cümle, sana göre 'seviyesiz müzik zevkim'le birlikte bu iki sese ( Muharrem baba kusura bakmasın ama özellikle Ebru'nun sesine) tutuldum.
Youtube'da yüklü olan tüm şarkılarını dinledim. Twitter'da kendilerini bulup hislerimi aktardım. Etrafıma da paylaşmaya başladım. Halen de sabah akşam son ses 'kurtar ya'rab...' diye inletiyorum Beşiktaş çevresini...
Hala duymayan, dinlemeyen varsa geç kalmasın. Biliyorum hak ettikleri değeri görecekler. Popüler olacaklar. Maalesef o zaman ben kendileri hakkında çok fazla konuşmayacağım. Her popüler olan şey gibi (Leyla ile Mecnun en yakın örneği) ilk günlerinden beri takip ettiğim bu ikiliden de soğuyacağım. Neyse şimdi keyfini çıkarmaya devam edelim
Kurtar Ya'Rab
http://www.youtube.com/watch?v=OWl9jrgvg6Q
Henüz demo ama muhteşem bir şarkı olacak; Yağmur Yağar İnceden
http://www.youtube.com/watch?v=0gqreWF0uTw&feature=related
Daha sonralardan araştırdığımda Londra'da yaşayan ve sanırım evli bir de güzel çocukları olan Ebru&Muharrem isimli iki süper insanın kurduğu 'Ebrulimuharrem' grubunun şarkısı ile karşılaştım. Adını benim de onlarla birlikte duyduğum 'Funky Arabesk' tarzında müzik yapıyorlarmış. Ben tarzından marzından anlamam. Hayatımın büyük bir bölümünde Arabesk dinledim. Arabesk yaşadım. Müslüm Gürses'i entellerle paylaşamadım. İbrahim Tatlıses'e kro diyenlerle kavga ettim. İsmail YK ile ilgili yapılan zeka pırıltısı yoksunu esprileri göğsümde karşılayıp uzun uzun cevap verdim. Etkin, Erol Budan, Bergen dinleyerek sabahladım. Azer Bülbül öldüğünde (Cihat Akbel sus!) gelen taziye mesajlarını yanıtladım. Ez cümle, sana göre 'seviyesiz müzik zevkim'le birlikte bu iki sese ( Muharrem baba kusura bakmasın ama özellikle Ebru'nun sesine) tutuldum.
Youtube'da yüklü olan tüm şarkılarını dinledim. Twitter'da kendilerini bulup hislerimi aktardım. Etrafıma da paylaşmaya başladım. Halen de sabah akşam son ses 'kurtar ya'rab...' diye inletiyorum Beşiktaş çevresini...
Hala duymayan, dinlemeyen varsa geç kalmasın. Biliyorum hak ettikleri değeri görecekler. Popüler olacaklar. Maalesef o zaman ben kendileri hakkında çok fazla konuşmayacağım. Her popüler olan şey gibi (Leyla ile Mecnun en yakın örneği) ilk günlerinden beri takip ettiğim bu ikiliden de soğuyacağım. Neyse şimdi keyfini çıkarmaya devam edelim
Kurtar Ya'Rab
http://www.youtube.com/watch?v=OWl9jrgvg6Q
Henüz demo ama muhteşem bir şarkı olacak; Yağmur Yağar İnceden
http://www.youtube.com/watch?v=0gqreWF0uTw&feature=related
11 Şubat 2012 Cumartesi
Trabzonlu Fabregas; Oğuzhan Özyakup
Futbol Extra'nın Kasım sayısına Oğuzhan'ı yazmıştım. O zamanlar Milli Takım'a seçilmesi gibi bir durum söz konusu değildi. Yazı da bu ana temaya göre yazıldı ve buna göre okunmasını tavsiye ederim.
Genç takım karşılığının fazlasıyla karşılığı olan Arsenal'in geçtiğimiz günlerde oynadığı Lig Kupası maçında formasını giyen bir futbolcu diğerlerine göre bize daha yakındı. Trabzonlu bir ailenin oğlu olan Hollanda vatandaşı ve Hollanda Milli Takımı forması giyen Oğuzhan Özyakup kırmızı beyazlı forma ile çıktığı mücadelede bir de asist yaparak dikkatleri üzerine çekti.
Hollanda'nın Zaandam kentinde 1992 yılında dünyaya gelen Oğuzhan, futbolculuk kariyerine ilk adımı 10 yaşındayken ülkenin kuzeyine doğru yol alarak gerçekleştirdi. AZ Alkmaar altyapısında top tekmelemeye başlayan “Ozzie” lakaplı genç orta saha oyuncusu burada geçirdiği 6 yılda basamaklı birer birer, hızlı ancak kendinden emin çıktı.
AZ Alkmar rezerv takımında iken kendisinin hemen hemen her maçını izleyen bir isim, Oğuzhan'ı kadrosuna katmak isteyen Barcelona, İnter gibi kulüpler yerine çalıştığı takıma transfer etmek için öncelik kazanacaktı: Steve Rowley. Arsenal scout ekibinin başındaki isim olan Rowley Ozzie'ye Arsenal formasını giydirmek için sözleşme sunduğunda tarihler 2008'i gösteriyordu ve Arsenal'in transfer teklifini yıllar önce geri çeviren Karşıyaka kalecisi Malik Yaylım'ın aksine bu sefer bir Türk asıllı oyuncu Topçular'ın teklifini kabul ediyordu.
Arsenal'e geldiğinde yaşı henüz 16 olmasına rağmen AZ Alkmar kariyer öncesi olduğu gibi gurbet hayatına alışmaya başlamıştı. Zaten ailesi de gurbetçi değil miydi? Koyu Trabzonspor taraftarı bir babanın oğlu olan Oğuzhan Arsenal'le eğitim bursu da içeren 2 yıllık bir sözleşme imzalayıp U16 takım kadrosuna dahil edildi. Buradan sonrası ise Oğuzhan için adeta peri masalı gibi. 3 yıl içinde önce U16'da başlayan kariyeri daha sonra U18'de devam etti. Burada 12 maç ve 4 gollük performansı sayesinde Arsene Wenger'in dikkatini çekmeyi başardı. Zaten kendisi de Arsenal'e gelmesindeki en büyük etkenin Wenger olduğunu röportajlarında sıkça belirtiyordu.
Arsene Wenger'in böylesine yetenekli ve çalışkan bir futboluya karşı duyarsız kalmasının imkanı olmadığı su götürmez bir gerçekti ve öyle de oldu. Oğuzhan henüz 19 yaşındayken Arsenal ile 3 yıllık profesyonel sözleşmeye imza attı. Arsenal resmi sitesinde “Harika bir oyun anlayışı ve orta sahanın merkezi” diye tanımlanan Oğuzhan kendisine Roman Riquelme ve Zinedine Zidane'ı örnek alıyor olsa da aslında içten içe “yeni Fabregas” olmak istiyor. Arsenal taraftarları tarafından da Fabregas'a benzetilen genç oyuncunun kaderi de Cesc'ten farklı ilerlemiyor. İspanyol yıldız gibi o da 15 yaşında Arsenal kapısından içeriye girdi ve onunla aynı bölgede, benzer futbol stili ile görev yapıyor.
Arsenal'deki aile ortamının kanıtı niteliğinde cümleler ile neden Londra'yı seçtiğini belirten Oğuzhan'ın en iyi anlaştığı isimlerin başında Robin Van Persie geliyor. Aynı ülkenin milli takımlarına hizmet etmelerinin de bunda payı olduğu gerçeğini yadsımamak gerekiyor. Oğuzhan hemen hemen her kademesinde formasını giydiği Hollanda Milli Takımı'nda kaptanlığa kadar yükseldi, tabi ki şimdilik alt yaş gruplarında. Henüz 15 yaşındaki iken U17 takımının da formasını giyen Ozzie bununla da yetinmedi kendisinden 2 yaş büyüklere kaptanlık yaptı. Türk Milli Takımı'nı neden seçmediği konusunda ise tavrı net: “Biz, futbola yeni başlamadık ki, çocukluğumuzdan beri futbol oynuyoruz. Bizi görüpte görmemezlikten gelenler, önce kendilerini yargılasınlar.”
Milli Takım gibi hassas bir konuda bu kadar açık ve net konuşan oyuncu, Hollandalı otoriteler tarafından gelecekte Hollanda futbolunun en önemli yıldızlarından birisi olacak. Oynadığı alt yaş gruplarında kaptanlığın yanı sıra 10 numaralı formayı da giyen Oğuzhan'ın Türk Milli Takımı'nı seçmesi gibi bir niyeti ise yok; “Nasıl Türk kökenli olduğumdan onur ve şeref duyuyorsam, Hollanda Milli takımının formasını giymekten dolayı da onur ve şeref duyuyorum”.
İleriki yıllarda milli takım adına Mesut Özil gibi elimizden kaçırdığımıza çok üzüleceğimiz isimlerin başında gelecek olan Oğuzhan Özyakup, Arsenal A Takımı'na da yavaş yavaş ısınıyor. İngiltere Premier Lig gibi zorlu bir platforma 1.78 boyu ve güçlü fiziği ile gayet rahat uyum sağlayacaktır. U17 forması ile 2008 Avrupa Şampiyonasında kaptanlık pazubandı kolunda mücadele veren Oğuzhan için Almanya U19'u forması giyen Sametler, Emreler gibi çok pişman olabiliriz.
Genç takım karşılığının fazlasıyla karşılığı olan Arsenal'in geçtiğimiz günlerde oynadığı Lig Kupası maçında formasını giyen bir futbolcu diğerlerine göre bize daha yakındı. Trabzonlu bir ailenin oğlu olan Hollanda vatandaşı ve Hollanda Milli Takımı forması giyen Oğuzhan Özyakup kırmızı beyazlı forma ile çıktığı mücadelede bir de asist yaparak dikkatleri üzerine çekti.
Hollanda'nın Zaandam kentinde 1992 yılında dünyaya gelen Oğuzhan, futbolculuk kariyerine ilk adımı 10 yaşındayken ülkenin kuzeyine doğru yol alarak gerçekleştirdi. AZ Alkmaar altyapısında top tekmelemeye başlayan “Ozzie” lakaplı genç orta saha oyuncusu burada geçirdiği 6 yılda basamaklı birer birer, hızlı ancak kendinden emin çıktı.
AZ Alkmar rezerv takımında iken kendisinin hemen hemen her maçını izleyen bir isim, Oğuzhan'ı kadrosuna katmak isteyen Barcelona, İnter gibi kulüpler yerine çalıştığı takıma transfer etmek için öncelik kazanacaktı: Steve Rowley. Arsenal scout ekibinin başındaki isim olan Rowley Ozzie'ye Arsenal formasını giydirmek için sözleşme sunduğunda tarihler 2008'i gösteriyordu ve Arsenal'in transfer teklifini yıllar önce geri çeviren Karşıyaka kalecisi Malik Yaylım'ın aksine bu sefer bir Türk asıllı oyuncu Topçular'ın teklifini kabul ediyordu.
Arsenal'e geldiğinde yaşı henüz 16 olmasına rağmen AZ Alkmar kariyer öncesi olduğu gibi gurbet hayatına alışmaya başlamıştı. Zaten ailesi de gurbetçi değil miydi? Koyu Trabzonspor taraftarı bir babanın oğlu olan Oğuzhan Arsenal'le eğitim bursu da içeren 2 yıllık bir sözleşme imzalayıp U16 takım kadrosuna dahil edildi. Buradan sonrası ise Oğuzhan için adeta peri masalı gibi. 3 yıl içinde önce U16'da başlayan kariyeri daha sonra U18'de devam etti. Burada 12 maç ve 4 gollük performansı sayesinde Arsene Wenger'in dikkatini çekmeyi başardı. Zaten kendisi de Arsenal'e gelmesindeki en büyük etkenin Wenger olduğunu röportajlarında sıkça belirtiyordu.
Arsene Wenger'in böylesine yetenekli ve çalışkan bir futboluya karşı duyarsız kalmasının imkanı olmadığı su götürmez bir gerçekti ve öyle de oldu. Oğuzhan henüz 19 yaşındayken Arsenal ile 3 yıllık profesyonel sözleşmeye imza attı. Arsenal resmi sitesinde “Harika bir oyun anlayışı ve orta sahanın merkezi” diye tanımlanan Oğuzhan kendisine Roman Riquelme ve Zinedine Zidane'ı örnek alıyor olsa da aslında içten içe “yeni Fabregas” olmak istiyor. Arsenal taraftarları tarafından da Fabregas'a benzetilen genç oyuncunun kaderi de Cesc'ten farklı ilerlemiyor. İspanyol yıldız gibi o da 15 yaşında Arsenal kapısından içeriye girdi ve onunla aynı bölgede, benzer futbol stili ile görev yapıyor.
Arsenal'deki aile ortamının kanıtı niteliğinde cümleler ile neden Londra'yı seçtiğini belirten Oğuzhan'ın en iyi anlaştığı isimlerin başında Robin Van Persie geliyor. Aynı ülkenin milli takımlarına hizmet etmelerinin de bunda payı olduğu gerçeğini yadsımamak gerekiyor. Oğuzhan hemen hemen her kademesinde formasını giydiği Hollanda Milli Takımı'nda kaptanlığa kadar yükseldi, tabi ki şimdilik alt yaş gruplarında. Henüz 15 yaşındaki iken U17 takımının da formasını giyen Ozzie bununla da yetinmedi kendisinden 2 yaş büyüklere kaptanlık yaptı. Türk Milli Takımı'nı neden seçmediği konusunda ise tavrı net: “Biz, futbola yeni başlamadık ki, çocukluğumuzdan beri futbol oynuyoruz. Bizi görüpte görmemezlikten gelenler, önce kendilerini yargılasınlar.”
Milli Takım gibi hassas bir konuda bu kadar açık ve net konuşan oyuncu, Hollandalı otoriteler tarafından gelecekte Hollanda futbolunun en önemli yıldızlarından birisi olacak. Oynadığı alt yaş gruplarında kaptanlığın yanı sıra 10 numaralı formayı da giyen Oğuzhan'ın Türk Milli Takımı'nı seçmesi gibi bir niyeti ise yok; “Nasıl Türk kökenli olduğumdan onur ve şeref duyuyorsam, Hollanda Milli takımının formasını giymekten dolayı da onur ve şeref duyuyorum”.
İleriki yıllarda milli takım adına Mesut Özil gibi elimizden kaçırdığımıza çok üzüleceğimiz isimlerin başında gelecek olan Oğuzhan Özyakup, Arsenal A Takımı'na da yavaş yavaş ısınıyor. İngiltere Premier Lig gibi zorlu bir platforma 1.78 boyu ve güçlü fiziği ile gayet rahat uyum sağlayacaktır. U17 forması ile 2008 Avrupa Şampiyonasında kaptanlık pazubandı kolunda mücadele veren Oğuzhan için Almanya U19'u forması giyen Sametler, Emreler gibi çok pişman olabiliriz.
10 Şubat 2012 Cuma
Che'nin takımları
Demiryolu çalışanı bir işçinin oğlu olan Alberto Korda, 1960 yılında Che Guevara’nın meşhur fotoğrafını çektiğinde onun bu eserinin zaman içerisinde ne kadar önemli bir simge haline geleceğini tahmin edememiştir büyük bir ihtimalle. Bu poz, kapitalizmin elinde bir meta haline gelmiş olsa da değerini bilenlerin gözlerinde halen gerçek anlamını korumakta. Her ne kadar Doktor Che’yi hiç anlamadan Devrimci Che’nin hayranı olan nesiller yetişmiş ve bu nesiller tribünleri doldurmuş olsa da bazı takımların taraftarları için kabul edilemez futbol düzenini inkar etmenin en önemli dışavurumu stadyumlarda onun ismini ve meşhur pozuyla beraber görüntülerini dalgalandırmak halen geçerliliğini koruyan bir aktivite.

Glasgow Celtic
Celtic, malumunuz. Bu sayfaya geldiyseniz zaten size Celtic’in nasıl bir takım olduğunu, tarihini vs. anlatmaya kalkarsam büyük ihtimalle kapatıp diğer değerli yazılara geçeceksinizdir. Yeşil-beyaz (ara ara da açık kahverengi) renklerin hakim olduğu tribünlerde her zaman kara kaşları ve kara seyrek sakallarıyla Che’ye rastlama şansınız vardır. İskoçya’nın hatta Britanya’nın en eski halkı Kelt’lerin mirasını taşıyan Celtic için Che’den daha da vurucu bir önder seçilemezdi zaten. Başkaldırı ve isyanın, kendi kültürüne yabancılaştırılma çabalarına karşı koymanın örneği Celtic, Liverpool ve Livorno ile beraber Che’nin belki de yaşasaydı taraftarı olacağı kulüplerden birisi olurdu.
Toscana’nın liman kenti, İtalyan Komünist Partisi’nin kurulduğu Livorno’nun futbol takımı taraftarları, tribünde Che değil de Musollini pankartları açmalıydı tabii ki? Türkiye’ye de taraftarı olduğum Adana Demirspor sayesinde ayak basan Livorno için aslında daha farklı bir tanımlama yapmamız gerekiyor. Eğer Livorno kurulduğunda Che Guevara İtalya’ya gitmiş olsaydı bir kızıl forma giymeyi ihmal etmezdi! Tribünlerinde Che dışında Filistin bayrakları, antifaşist öğeler ve akla gelebilecek her türlü ‘insani’ olgunun bulunduğu bu güzel takımın bir diğer özelliği de ülkemizde ‘Forza Livorno’ adlı bir oluşumla temsil ediliyor olması.
Olimpik Marsilya

Dünya futbolunun Livorno kadar ilgi çeken ve sahadaki oynadığı futboldan yani başarı kıstasından bağımsız takip edilen ekibi St. Pauli’dir. Hamburg’un aynı adı taşıyan aslında kilisesi ile meşhur fakat en ‘tekinsiz’ bölgesine ait futbol takımı olan St. Pauli, komünizmden ziyade antifaşist daha da öznel olarak antinazist yapısıyla bilinir. Eski başkanının eşcinsel bir tiyatro sahibi olması, Hitler’in katlettiği insanlar için anıt dikmesi, FIFA’nın tanımadığı ülkeler için bir dünya kupası organize etmesi… Che için biçilmiş kaftan olmadı sadece bunlardan da ibaret değil; 1910 yılında kurulan kulüp Orta Amerika’daki ayaklanmalarda yerel halka destek sağlamıştır!
Yakın tarihe kadar Türkiye’nin muhalif (?) duruşa sahip tribünü olarak Beşiktaş’ın Çarşı’sı bilinirdi. Ancak eli klavye tıklayan, gözlerinde ciddi bir sorun olmayan her futbol severin de takdir edebileceği gibi Adana Demirspor tribünleri ile aralarında ciddi bir fark var. Livorno’nun Adana’ya gelişi ve düzenlenen dostluk maçındaki sahneler, Che’nin belki de varlığından haberi bile olmadığı Adana’da ne kadar sevildiğinin bir kanıtıydı. Adana, Türkiye’nin bir nevi Marsilya’sı. Bulunduğu bölgenin en çok göç alan ve köken olarak Roman, Kürt, Arap bir çok insanı barındıran kozmopolit yapısı Adana Demirspor tribünlerine de yansıyor. Şimşekler Grubu, hem takımın işçi kökenli olması hem de bu insan özlü tribün yapısı nedeniyle Che Guevara’yı mümkün mertebe tellerden indirmemeye, atkılardan eksik etmemeye çalışıyor.

Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

